12 Nisan 2013 Cuma

İKİ YANDAKİ BOŞLUK


(Yazı, Edremit Belediyesi Sabahhtin Ali Şiir ve Hikâye Yarışmasına (2010) katılmış, Çınar Dergisi'nde yayınlanmıştır.

Uyandı. Gözlerini açıp etrafına bakındı. Hava aydınlanmıştı. Yerinden yavaşça doğruldu. Bir müddet yatağında oturdu. Gözlerini odanın içerisinde gezdirdi. Konsolun üzerinde bulunan örtü kaymış, karşılıklı durması gereken mumlar birbirinden uzaklaşmıştı. Kalktı. Örtüyü düzeltti. Mumlukları aynı hizaya getirdi. Örtünün ortasında bulunan işlemeyi, mumlukların eşit mesafesinde kalacak şekilde yerleştirdi. İşlem tamamdı.

Banyoya yöneldi. Yüzünü silmek için havluya uzandı. Mikropları yok etsin düşüncesi ile çamaşır suyu ekleyerek çamaşır makinesinde yıkattığı havluya baktı. Gördüğünden memnundu. Beyaz renkli havlu bembeyaz görünüyordu. Birkaç damla çamaşır suyu da zaten mikropları haklamaya yeterdi.

Demlenmesi için çay suyunu ocağa koydu. Yıkanmış halde bulaşık makinesinde beklemekte olan tabak, bardak ve çatalı aldı. Üzerinde deterjan kalmış olabilir düşüncesi ile hepsini duruladı, kuruladı. Kahvaltılıkları buzdolabından çıkardı. Çay da demlenmişti. Kahvaltısını yapıp, mutfağı toparladı. Giyinmek üzere yatak odasına yöneldi. Her sabah olduğu gibi, çayı demledikten sonra ocağın altını kapatıp kapatmadığından emin olamadı. Tekrar mutfağa yöneldi. Ocağa baktı. Her sabah olduğu gibi ocağı kapatmıştı.

Kıyafet seçmek için dolabına baktı. Gömleği ütülemek gerekiyordu.  Ütüledi. Kıyafetlerini değiştirdi. Saçlarını tararken aynaya baktı. Fakat aynada kendisini değil, ayna üzerinde bulunabilecek olası tozları ve lekeleri inceledi.  İnceledi ama rahatsız edici bir durum görmedi. Görmediğine memnun oldu.

Evden çıkmak üzere hazırlandı. Yanına almayı unuttuğu bir şey var mı diye kısa bir süre düşündü. Islak mendil, cep telefonu, kimlik, para ve anahtar yanında ise gerisi mühim değildi. Ceplerini yokladı. Mühim olanlar yanındaydı. Tam kapıyı çekecekti ki şiddetli bir biçimde ütünün fişini çekip çekmediğini kontrol etme isteği duydu. Tekrar içeri girdi, ütüye baktı. Fişi çekmişti. Gönül rahatlığı ile kapıyı çekecekti ki yine duraksadı. Anahtarı almamış olabileceğini düşündü. Sonra hatırladı. Ceplerini yokladığında anahtarların şıkırtısını duymuştu. İçi rahat etmedi, tekrar cebine baktı. Doğru hatırlıyordu, anahtarları almıştı. Bu kez gönül rahatlığı ile kapıyı çekti.

Ritmik biçimde merdivenlerden inmeye başladı. Her zaman olduğu gibi ilk katta 14, ikinci katta 15 basamak saydı. Hafifçe gülümsedi. Basamakların kendi kendine bir yere gidecek veya çoğalacak hali yoktu ya! Huyu kurusundu.

Apartmandan çıktı. Çizgilere basmadan yürümeye çalıştı. Çoğu kez başarılı oldu. Çizgilere basmayayım derken kaldırımın karşı yönünden gelenlere çarpmamak için hafifçe sağa sola manevralar yaptı. En zevkli uğraşlarından biri, yol kenarında park eden araçların plakalarında yer alan harflerden yararlanarak en uzun kelimeyi bulma oyunuydu. Oyun basitti: Plakada yer alan harflerin arasına sesli veya sessiz harfler getirerek mantıklı olan en uzun kelimeyi bulacaktı. İyi gününde ise kendini kayırıyor ve bir tane de joker harf kullanıyordu. En yakın aracın plakasına baktı hemen. 34 JKL 208. JKL…JKL… Kendini kayırıp joker kullansa bile adamakıllı bir kelime çıkmazdı bu harflerden. Asabı bozuldu. Ama çok takılmadı. Plakadaki 208 sayısı ile ilgilendi. 208… 208… 13 ve 16 çarpılırsa  208 ederdi. 16, 4’ün karesiydi. O halde 52 ve 4’ün çarpımı da 208 ederdi. Hatta 208 en küçük hangi sayı ile çarpılırsa bir tamsayının karesi olur sorusuna cevap bile verebilirdi: 13 ile çarpılırsa!  Neşesi yerine gelmişti. JKL’ye bir kılıf uyduramadığı için kendine kızmış, ama 208’i çarpanlarına ayırıp, bir de 208’den büyük ve en yakın kare kökü alınabilecek sayıyı bulunca intikamını almıştı. “Sıradakiii” diye seslendi içinden. Yeni plaka 34 SNM 56 idi. SNM… Farklı kelimeler bulabilirdi: SiNeM, SaNeM, SiNeMa, uSaNMa. Usanma iyi bir kelime idi. 6 harfliydi. Daha uzun ne olabilirdi? Aniden bir korna sesi ile irkildi. Harfti rakamdı derken biraz kendinden geçmiş, kaldırımdan aşağıya inip yola çıkmıştı. Kendisine söylenip duran sürücüye “pardon” diyerek kendini tekrar kaldırıma attı. Gideceği yer yürüyünce uzak, herhangi bir toplu taşıma aracına binince yakındı. Toplu taşıma aracına binmek zaten bir işkenceydi. Adı üzerinde “toplu” taşıma idi. Her türlüsü biniyor; koltukları, tutunacak yerleri elliyordu. Kimi öksürüp tıksırıyor, bu işlemi yaparken ağzını eli ile bile kapatmıyordu. Gerçi ağzı kapatmak için eli kullanmak da çok sıhhatli değildi. Sonra o eller ile kim bilir nerelere dokunulacak idi. En güzeli bir peçete ile ağzı kapatmaktı. Ama böyle bir uygulamayı gerçekleştirmek de her babayiğidin harcı değildi. Şoförünün ağzına kadar dolu olan otobüse üç-beş kişi daha alabilmek için yolculara sarf ettiği “arkaya doğru ilerleyelim, otobüsün arkası da aynı yere gidiyor” tümcelerini duymaktan da hazzetmiyordu. Yürümeye karar verdi. Hem hava bugün güzeldi. Yol üzerinde bulunan çay bahçesinde bir müddet oturabilirdi. Kaldırımda çizgilere basmadan ilerlemeye çalışırken bir yandan da dükkanların vitrinlerini inceliyordu. Bazı vitrinler özenle dizayn edilmişti. Mankenlerin birbirlerine göre bakış açıları güzel ayarlanmıştı. Kıyafetler arasında renk ve tarz uyumu göze çarpıyor, insanın göz zevkine hitap ediyordu. Bazı vitrinler ise pek de itina ile hazırlanmamıştı. Simetrik olmayan ve göz zevkine hitap etmeyen vitrinlere bakarak canını sıkmak istemedi. 2 seyyar satıcı, 24 dükkan, 1 dilenci, 5 ara sokak, 2 ana cadde, 18 apartman, 1 otobüs ve 2 minibüs durağı geçtiğini saydıktan sonra dinlenmeyi planladığı çay bahçesine ulaştı.

Keyifle oturabileceği bir yer aramaya başladı. Çocukların oynaması için yapılan salıncaklı parka yakın oturmak pek mantıklı değildi. Çocuklar ortalıkta koşuşturdukça toz kalkacak, yiyecek ve içeceğin içine kaçacaktı. Kenar kısımlarda bulunan küçük çamlıkların yanında bulunan masalar daha sakindi. Fakat orada da otların arasından çıkma ihtimali olan sineklerin mevcudiyeti gibi bir problem vardı. Kocaman gövdesi ile koyu bir gölge oluşturan çınarın altında bulunan masalara baktı. Müzik yayını yapmak için ağaca tutturulmuş olan kocaman hoparlör gözüne ilişti. Müzik sesinin kendisini rahatsız edebileceğini düşündü. Fakat müzik sesi, çocukların koşuşturması sonucu oluşabilecek olan tozlardan ve otların arasından çıkabilmesi muhtemel sineklerden çok daha iyi idi. Rahatsızlık hissettiği takdirde en azından garsona söyleyerek müziğin sesini kısmalarını rica edebilirdi. Çınarın gölgesinde bulunan masalardan birine oturmaya karar verdi. Titizliği yüzünden oturacak bir yere karar vermenin bile kendisi için ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu düşündü. Sandalyenin kolunu hafifçe tutup çekti. Masanın üzerine baktı. Fena sayılmazdı. Yine de ıslak mendilini çıkarıp sandalyenin kolunu ve masayı sildi. Ortamı bir nebze de olsa dezenfekte ettiğini hissederek rahatladı. Siparişini soran garsona kutu içerisinde bulunan meyve suyundan istediğini belirtti. Meyve suyunu bardağa koymamalarını, poşet içerisinde bulunuyor ise bir adet pipet getirmelerini rica etti. Bardakların nasıl yıkandığı belli değildi. En iyisi meyve suyunu kutusundan içmekti. Zaten hep kapalı kutuda bulunan içecekleri tercih ederdi. Siparişi geldi. Bir yandan meyve suyunu içerken, diğer yandan cebinde bulunan kağıt ve kalemi çıkardı. Doktoruna söz vermişti. Takıntılarının üzerine gidecek, bu huyunu yenecekti. Bu durumu yenmek için beynini o şekilde davranmamak için şartlandırması gerekiyordu. O yüzden, eline bir kalem ve kağıt alıyor, takıntılarını sıralayarak onları tekrarlamayacağını, bu davranışların mantıksız olduğunu yazıyordu. Çay bahçesinden kalkınca doktoru ile olan randevusuna gidecekti. Hazırlamış olduğu listeyi doktoruna da gösterebilirdi. Yazmaya başladı:

Her sabah eşyalarımın simetrik durumunu inceleyerek güne başlamayacağım.
Çamaşırlarımın makineden temiz çıkacağını biliyorum.
İşim bittikten sonra ocağın altını kapatıyorum, ütünün fişini çekiyorum, muslukları kapatıyorum.  Dönüp tekrar kontrol etmeme gerek yok. (Bugün evden çıkarken muslukları kontrol etmemişti. Bir an panikledi. Sakinleşmeye çalıştı. Bu durumu iyiye yormalıydı. Demek ki tedavi işe yarıyordu.)
Çizgilere basmadan yürümenin hiçbir mantığı yok!
Plakalardaki harflerle ve rakamlarla uğraşarak beynimi çok fazla zorlamayacağım. (En zoru bundan vazgeçmekti. Çünkü bu onun için bir oyundu. Hem geçen gün gazetede okumuştu: Hiçbir şeyi araştırmaktan erinmeyen bilim adamları, plakalardaki harflerden kelime türetmenin beyni zinde tutacağını belirtiyorlardı. O zaman bu huyundan vazgeçmesine gerek yoktu. Kocaman bilim adamları yalan mı söyleyecekti?)
Dokunacağım her şeyi ıslak mendil ile silmeyeceğim…
Her şeyi saymayacağım.
Pipet yardımı ile meyve suyundan yudumladı. Arkasına yaslandı. Listeyi inceledi. Bir an duraksadı. Acaba sayfanın iki yanındaki boşluk eşit kalmış mıydı?

Hiç yorum yok: